Bu Blogda Ara

2 Eylül 2013 Pazartesi

Yıldızlar, Altın, Bok Böcekleri ve Biz

Dışkısının üzerindeki bok böceği ile Samanyolu gökadasının mizanseni (Fotoğrafın kaynağı: http://www.calacademy.org/sciencetoday/wp-content/uploads/2013/01/dung_beetle_milky_way-620x454.jpg)

 İnsanların, yıldız tozu olduğunu, ilk olarak, kim söyledi?

Bunun yanıtı, belirli bir döneme ait olan insanlardan, - örneğin, Woodstock festivalindeki, (onun adıyla anılan) “Woodstock” şükran veya zafer şarkısının şu sözlerini söyleyen - Joni Mitchell olabilir: “We are stardust, we are golden, and we’ve got to get ourselves back to the gar-ar-den,” ( Yıldız tozuyuz; altınız; kendimizi, yeniden, bahçeye döndürmeliyiz). Diğerleri ise, bize, cevap olarak, “Evren” eserinin yazarı Carl Sagan’ı verecektir.

Samanyolu gökadası (Fotoğrafın kaynağı: http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/KO/Milky_Way_IR_Spitzer.jpg)


Gerçekten, cevap, bu güzellik ve bilinç timsallerinin doğumunun öncesine gitmektedir. 1929’da, Harvard Üniversitesi gök bilimcisi Harlow Shapley, şunu ilan etmiştir: “Kendimize, insan diyen organik varlıklar olan, biz, yıldızlarla, aynı maddeden yapılmışızdır.” – O dönemde, hiç kimsenin, yıldızların ışıldamasına, neyin neden olduğunu bile bilmediği göz önüne alındığında, bu, dikkate değer bir gözlemdir.

Bu; Geoffrey ve Margaret Burbidge, William Fowler ve Fred Hoyle’un, klasik haline gelmiş tezinde, “bizi oluşturan atomların, sadece, yıldızlardakilerle aynı olmadığını - aynı zamanda, onların çoğunluğunun, aslında, yıldızlarda üretildiğini” göstermesinden, 30 yıl önceydi. İlk hidrojen ve helyumdan başlayarak; demir, oksijen, karbon ve azot gibi, daha yoğun elementler, bir dizi termonükleer tepkimeler  [ Ancak çok yüksek sıcaklıklarda, hafif elementler arasında doğan (çekirdeksel tepkime) ] esnasında oluşturulmuş ve daha sonra, bu yıldızlar, öldükleri ve son bir termonükleer coşkunlukla, süpernovalar (enerjisi biten büyük yıldızların şiddetle patlaması durumu) olarak patladıkları zaman, uzayın içerisine kusulmuştur.

Kepler süpernovası (Fotoğrafın kaynağı: http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/d/d4/Keplers_supernova.jpg)


Nötron yıldızlarının çarpıştıklarında ne olduğunu hakkında daha fazla bilgi öğrenmek için şu bağlantıya tıklayınız: http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/0/06/Crash_and_Burst.ogv

Herhangi bir bahçıvan, küllerden, iyi gübre yapıldığını bilir. Atomlarımız, eskiden, yıldızların içerisindeydi.

Bir çift yeni haber parçası, tüm bunları aklıma getirdi. Birisi; (bu evren bahçesinin en az asil sahiplerinden olan,) görünüşte, Samanyolu gökadasının ışığına göre, kendilerini yönlendirerek, yollarını bulan, bok böceklerini kapsıyordu.

Diğeri ise, gök bilimcilerin, evrendeki altının varlığını, bir gökadayı aydınlatabilmekte olan, gama ışını patlaması olarak bilinen afete, muvakkaten (Az bir zaman süresince, geçici olarak, eğreti olarak) bağlayan geçen ayki duyuruydu. Joel Achenbach’ın, The Washington Post gazetesinde yazdığı gibi: “Pahalı mücevher, patlamayla başlar”.

Keşfinden beri, altın, çoğunlukla, hükümdarlık, saflık ve değer ilkeleriyle ilişkilendirilmiş olan, evrensel bir simgecilik kazanmıştır. Kimyasal simgesi olan, Au, "parlayan şafak" anlamına gelen, Latince aurum  sözcüğünden gelmektedir. Fotoğrafın kaynağı: http://www.uamineralmuseum.org/wp-content/uploads/2008/02/gold-02.jpg 


Söz konusu patlama, 3 Haziran’da gerçekleşti – ya da daha ziyade, burada, Dünya’da fark edildi. Gökyüzündeki yüksek enerjili gama ışınlarının kısa bir parıltısıyla alarma geçirilmiş olan, gökbilimciler, (bu olayın,) sonradan, bir çift ölü, aşırı yoğun ılıncık (nötron) yıldızının (süpernova olarak patlayan dev bir yıldızdan geriye kalan kısmın, kendi içine çökmesiyle oluşan yıldız) çarpışarak, uzak bir mesafede, geriye, radyoaktif ışıltı bırakmaları olduğunu düşünüyorlar. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden (HSAM) Doç. Edo Berger, patlamanın, Dünya’nın 20 Ay uydusu büyüklüğüne eşdeğer miktarda, altın yaratmış olabileceğini söylemiştir.

Nötron yıldızları, bizzat, atomların boşluğunu sıkıştırabilen ve Güneş’ten büyük bir kütleyi, bir ucundan biri ucuna 10 mil (16,1 km) mesafedeki bir küreye yoğunlaştırabilen, süpernova patlamaları halindeki afetler sonucunda oluşurlar – esasen, büyük bir nötron küresi oldukları için de, bu isimle anılırlar. Dünya’da ise, o maddenin bir çay kaşığının ağırlığı ise, yaklaşık, 5 milyar ton gelmektedir.

Gök bilimciler, daima, sıradan süpernova patlamalarının, - tek bir protondan ibaret olan, hidrojen çekirdeğinden çok farklı biçimde; çekirdeğinde, 79 proton ve 118 nötron bulunan – altın gibi, çok ağır elementler oluşturabilip oluşturamadığını merak etmişlerdir. Eğer bir çift nötron yıldızı, birbirlerinin etrafında yörünge halinde iseler, çarpışabilirler – bu da, evrenin element deposuna katkıda bulunur ve böylelikle, patlamanın sonucunda, pahalı mücevher oluşur.

Gerçekten, Dr. Berger ve meslektaşları, "evrendeki tüm altının, “kilonova patmalamaları” denmekte olan, nötron yıldızı çarpışmaları tarafından yaratılmış olabileceğini" ileri sürmüşlerdir.

Elbette, içimizden istekli bahçecilerimizin, bir nesnenin enerjisinin, metabolizma yoluyla (canlı vücudunda kimyasal işleme tabi tutularak), evreni besleyecek ışığa ve ısıya dönüştürülmesinden sonra, geride bırakılan şeyler için, başka isimlerimiz de bulunmaktadır.

Bunlardan da, aklımıza, mevkice aşağı bok böceği (Scarabaeus sacer) ('eskarabe'ya da 'skarabe' olarak da telaffuz edilebilir) gelmektedir.

Büyük hayvanların dışkılarında yaşamakta olan, bu yaratıkların bir sorunu vardır. Bok böceği, biraz dışkı bulup, bir kısmını, topak halinde yuvarladıktan sonra, onu, oradan alması ve dışkı kümesinden, düz bir hat şeklinde, yuvarlayarak uzaklaştırması gerekmektedir; aksi halde, diğer böcekler, gelerek onu çalacaklardır.

Açık işaretlerin ve yön bulma işaretlerinin olmadığı ya da görünmez olduğu zamanlarda, onların, Ay'ın görülmediği gecelerde bile, bunu nasıl başardıkları, gizemini korumuştur.

Geçen Ocak ayı, İsveç ve Güney Afrika Cumhuriyeti araştırmacılarından oluşan bir ekip; bilimsel adı Scarabaeus satyrus olan, Afrika bok böceklerinin, rehberleri olarak, Samanyolu gökadasını kullanabildiklerini belirtmişlerdir.

Bir oyun korusu ve bir gökevi (planetaryum) içerisinde, bir dizi deney halinde, İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden, Marie Dacke önderliğindeki bir ekip, söz konusu kın kanatlılara, gökyüzünü görmelerini engelleyen veya yıldızları seçilemeyecek halde bırakan, küçük başlıklar takıldıklarında, amaçsız biçimde, başıboş dolaştıklarını (yoldan çıktıklarını) ve küçük dışkı hazinelerini riske (zarara uğrama tehlikesi) attıklarını bulmuştur.

Ancak yıldızlarla aydınlanmış bir gökyüzü ya da Dünya’mızın da yer aldığı, alçak gönüllü gökada diskini temsil eden, sadece, bulanık bir şerit; onların, doğru yılda ilerlemeleri için yeterlidir.
Bilim adamları, Current Biology bilim dergisine, şunu yazmışlardır: “ Bu, yönelmeleri açısından, Samanyolu gökadasını kullanan ilk böceği açıklamasına rağmen, o yeteneğin, hayvanlar âleminde de yaygın olduğu ortaya çıkabilir”.

Kutsal ile cismani, mikroskobik ile büyük, iç dünya ile dış dünya arasında, daha güzel veya daha kibir kırıcı bir bağlantının hayal edilmesi zordur.

Samanyolu gökadası, doğanın en büyük yaratımlarından birisidir: bir ışık demetinin, bir ucundan bir ucuna geçmesinin, 100.000 yılı bulabileceği ve çevresindeki gezegenleriyle birlikte, Güneş’in; etrafında, bir kez dönmesinin, çeyrek milyar (250 milyon) yılı alabileceği kadar, dev boyutta; bulutlu, yıldızlı bir çarkıfelek biçimde, gaz ve toz şeritleriyle, çelenk halini almış, yüz milyarlarca parıldayan yıldız.

Ve o, kum gibi, buradan, sonsuzluğa doğru yayılmış olan ve dışarıya doğru büyük genişleme halinde, hızla akan sayısız gökadadan birisidir ve onun anlamı, eğer dürüst olursak, bu topraktan ibaret zevkler bahçesinin içerisinden, dikkatli biçimde işlenmiş yatırım portföyünü iten bir bok böceği için olduğu kadar, bize de pek derin gelmektedir.

Bok böcekleri, dışkıdan, hayat yaratma yeteneklerinden dolayı, eski Mısırlılar için kutsallardı. Onlar; yıldızların, bizzat büyümesinden ve küçülmesinden farklı olmayan, ölümden, hayatın sonsuz yenilenmesinin simgesiydiler.

Mısırlılar, onların suretlerini, muska olarak takıyorlardı. Ve tahmin edersiniz ki, hatta onların bazıları, geri dönüşümlerin nihai simgeleri halinde, altın idi.

Kaynak: http://www.nytimes.com/2013/08/06/science/space/stars-gold-dung-beetles-and-us.html?_r=0

Çeviren: Yalçın Ceylanoğlu

HER HAKKI MAHFUZDUR.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder